Sürdürülebilir inovasyon nedir?

Sürdürülebilirlik (sustainability) son yıllarda belki biraz fazla kullanılması neticesinde ne yazık ki anlam açısından içi boşalmış bir ifade halini almaya başladı. Benzer şekilde inovasyon için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Mühendishane’nin bu haftaki Pazar yazısında, içerik erozyonuna uğradığını düşündüğüm bu iki ifadeyi yan yana koyarak, bir başka sıcak ama bir o kadar da içeriği konusunda kafa karışıklığı yaşandığına inandığım bir kavramı ele almak istiyorum: Sürdürülebilir inovasyon.

Öncelikle inovasyon ile başlayalım: Biliyorsunuz inovasyon Türkçe’de yenilik anlamına geliyor. Ancak kavramsallaşmış bir ifade olması ve Türkçe’de de yaygın olarak kullanılıyor olması nedeniyle ben de bu yazıda inovasyon ifadesini kullanmayı tercih ettim. İnovasyon üzerinde düşünürken yaygın şekilde iki hata yaptığımıza inanıyorum: Bu hatalardan birincisi, inovasyonu ar-ge (araştırma geliştirme) ile karıştırıyoruz. O nedenle inovasyonu genellikle üniversitelerde, ya da teknokent firmaları bünyesinde çalışılması gereken bir konu olarak algılıyoruz. Halbuki bir yenilik, içinde hiçbir ar-ge süreci barındırmadan da çok önemli bir inovasyon niteliği taşıyabilir.

Ar-ge olmadan inovasyon nasıl olabilir, bir bakalım. Deloitte bünyesinde faaliyet gösteren Doblin danışmalık firması bu konuyla ilgili olarak 2013 senesinde Ten Types of Innovation başlıklı bir kitap yayımlamıştı. Konuya ilgi duyanlara tavsiye edebileceğim, inovasyon konusunu ayakları yere basan, tutarlı bir çerçevede ele alan bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yazarlar, kitapta şirketlerin inovasyon yapabilecekleri on süreç tanımlıyorlar. Öncelikle aşağıdaki görsel üzerinde bu süreçleri bir inceleyelim.
inovasyonun 10 türü
Doblin’in bu tarifine göre, inovasyon yapılabilecek süreçler konfigürasyon, arz ve müşteri tecrübesi olmak üzere üç ana başlıkta ele alınıyor. Bu başlıklar altında sıralanan firmanın gelir modeli, tedarikçilerle kurduğu iş birliği yapısı, şirketin yapısal avantajları, prosesleri, ürün performansı, ürün sistemi, sunduğu hizmetler, satış kanalları, markası ve müşteri ilişkileri gibi konuların hepsi inovasyona açık alanlar olarak tarif ediliyor. Yani inovasyon sadece bir ar-ge süreci olarak değil, yeniliğin mümkün olabileceği her alanda yapılabilir bir düşünce olarak ele alınıyor.

İnovasyona dair yaptığımız ikinci hata ise, konu üzerinde düşünürken dikkatimizi kendimize yönlendiriyor olmamız. Örneğin yeni bir malzeme geliştirilmesini, ya da bir üretim hattının otomasyonunu, müşteriye yansıyan bir faydası olmasa bile bir inovasyon çalışması olarak görebiliyoruz. Halbuki inovasyon üzerinde düşünürken bakmamız gereken yer kendimiz değil, müşterimiz olmalı. İnovasyon, ancak müşteri gözünde bir değer, bir fark yaratıyorsa inovasyon anlamını taşıyabilir.

Bir örnek: Cep telefonunuzun işletim sisteminde müthiş bir iyileştirme yapıldığını ve kod satırı sayısının %80 oranında azaltıldığını düşünün. Çok iddialı, değil mi? Peki bu iyileştirmenin telefonun çalışmasına, pil süresine ya da performansına hiçbir etkisinin olmadığını öğrendiğinizde, bu telefonu almak için herhangi bir istek duyar mısınız? Muhtemelen hayır. Yapılan iyileştirmenin sizin gözünüzde bir değeri yoksa, iyileştirme size bir fayda sağlamıyorsa, bu bir inovasyon değil, firma içindeki bir verimlilik çalışması olmaktan öteye gidemez. O nedenle inovasyonun daima müşterinin fayda göreceği bir çerçevede ele alınması gerekir. Bu yüzden gelir modeli, tedarikçilerle çalışma yapısı ya da satış kanalları gibi alanlarda yapılan yenilikler eğer müşteriye fiyat, hızlı teslimat gibi olumlu etkilere dönüşüyorsa, bu alanlar da birer inovasyon alanı olarak değerlendirilebilirler.

Şimdi bir de sürdürülebilir inovasyon kavramına bakalım. Öncelikle sürdürülebilirlik ifadesinden aynı şeyi mi anlıyoruz, oradan başlamakta fayda olabilir. Bu ifade inovasyonun sürekli yapılması ya da uzun süreli etkilerinin olması gibi anlamlar taşımıyor. Sürdürülebilirliği, insan yaşamı ve medeniyetinin ekosistemle birlikte varlığını sürdürebilme becerisi olarak tanımlayabiliriz. İnsanlığın kurduğu medeniyetin mevcut haliyle ekosisteme verdiği zarar, ilişkimizi bugünkü eksende sürdürdüğümüz takdirde bu ilişkinin uzun süreli olamayacağını açıkça gösteriyor. Sürdürülebilirlik kavramı, bu ilişkinin niteliğini tanımlıyor: Her iki tarafın da sağlığının, yaşam hakkının ve varlığının güvence altına alınmasını sağlayacak faaliyetleri sürdürülebilirliğe katkı veren çalışmalar olarak değerlendiriyoruz. Bu elbette ki sadece teknik çerçevede değerlendirebileceğimiz bir mesele değil, konuyu ekonomik, sosyal, hukuki ve siyasi yönleriyle de ele almak durumundayız. Ama bu yazıda tüm bu konulara parmak basma niyetinde değilim. O nedenle özetlemem gerekirse, sürdürülebilir inovasyon dediğimiz zaman, insanlığın ve ekosistemin birlikte var olma becerisini güçlendirecek yeniliklerden bahsettiğimizi ve bu yeniliklerin müşteriyi cezbetmesi için müşteri gözünde de değer yaratıyor olması gerektiğini, bu anlatılanlardan anlamış oluyoruz.

İnovasyon sadece laboratuvardan mı çıkar?

İnovasyonun ar-ge faaliyeti anlamına gelmediğini, şirketlerin hiçbir ar-ge niteliği olmayan ticari faaliyetlerinde bile önemli inovasyonlar yapabileceklerini yukarıda açıklamıştım. Bu konuyla ilgili olarak üzerinde düşünmemiz gereken bir nokta daha olduğunu düşünüyorum. Müşteri gözünde gerçek anlamda değer yaratacak yeniliklerin sadece bir şirket içinden çıkmasını beklemek de bana kalırsa doğru değil.

Bir örnek vereyim: Geçtiğimiz haftalarda Çin’in bir kuşak, bir yol projesi üzerine bir yazı yazmıştım. Okumadıysanız buradan ulaşabilirsiniz. Bu proje için en basit tabiriyle üç kıtada kesintisiz ticaret ve işbirliğini sağlayacak modern bir ipek yolu konsepti diyebiliriz. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 2013 senesinde duyurduğu ve 2049 senesinde tamamlanması planlanan projede, Çin ve Avrupa arasında demiryolu ağı ile kurulacak İpek Yolu ekonomik kuşağına ek olarak, 21. yüzyıl deniz yolu İpek Yolu’nun da oluşturulmasını hedefliyor.

Böyle bir ulaşım ağı projesi bir inovasyon olarak değerlendirilebilir mi? Teslimat süresini kısaltarak ve nakliyeyi ucuzlatarak müşterileri cezbedecek bir yenilik olarak değerlendirebileceğimize göre, evet. Hatta uçak ve deniz yolu taşımacılığını uzun vadede azaltıp demiryolu taşımacılığını arttırma potansiyeline sahip olması ve bu şekilde sera gazı salımını azaltabilecek olması nedeniyle, sürdürülebilir etkileri olacak bir inovasyon olarak da değerlendirebiliriz. Konunun sürdürülebilirlik tarafını analiz eden bir makaleyi aşağıda görebilirsiniz.

sürdürülebilir inovasyon demir yolu
Bir kuşak, bir yol projesinin sürdürülebilirlik perspektifinden bir değerlendirmesini sunan, 2019 tarihli bir makale (resme tıklayarak makaleye ulaşabilirsiniz).

Bu örneğin işaret ettiği enteresan bir nokta var: Bir inovasyon projesinden bahsediyoruz ama dikkat ederseniz bu projenin arkasında tek bir kurum, üniversite, laboratuvar ya da şirket yok. Aksine, içinde devlet kurumlarının, üniversitelerin, bankaların ve şirketlerin dahil olduğu devasa bir yapıdan bahsediyoruz. O  nedenle inovasyonun bir ar-ge meselesi olmadığı ve sadeece teknokent firmaları ya da üniversite laboratuvarlarında kalmaması gerektiği konularında bu örneğin ikna edici olabileceğini düşünüyorum. Bunun gibi çok katılımlı ve devlet desteğinin de içinde olduğu, stratejik alanlar çerçevesinde değerlendirebileceğimiz tarihteki başka inovasyon örnekleri de verilebilir. Bu örnekleri şimdilik başka yazılara bırakalım.

Türkiye’nin bir sürdürülebilir inovasyon stratejisi var mı?

Yine malzeme bilimi üzerinden bir örnek vereceğim: Yukarıda ve daha önce Mühendishane’de yayımladığım bazı yazılarda alüminyum üretiminde yüksek miktarda sera gazı salımı olduğundan ve küresel üretimi çeliğe kıyasla çok daha düşük olmasına rağmen alüminyumun olumsuz bir intiba edinmeye başladığından bahsetmiştim. Sera gazlarının farklı nedenlerle salımından sorumlu olan Bayer ve Hall-Héroult süreçlerinin alternatiflerine yönelik çalışmalar olsa da, bu alternatifler henüz sanayi açısından tatmin edici bir seviyede değiller.

Bu konu, Türkiye’nin sürdürülebilir inovasyon kapsamında ele alabileceği konulardan biri olabilir diye düşünüyorum: Sera gazı emisyonu olmadan alüminyum eldesini mümkün kılan teknolojilerin geliştirilmesi, patent altına alınması ve bir yeşil alüminyum markasının kurulması için çalışmaların yapılmasına stratejik öncelik verilir ve devlet, özel sektör ve üniversite katılımıyla desteklenirse, hem Türkiye’ye faydası olacak, hem de sürdürülebilirlik perspektifinden nitelikli çıktılar elde edilebilir.

Bu yazıda ele aldığım inovasyon düşüncesinin yaygın algının dışında olduğunun farkındayım. Ancak zayıf geri dönüşü olan bireysel çabalar yerine konunun böyle bir şemsiye proje altında ele alınması, olumlu çıktıların elde edilebilmesi açısından önemli. O nedenle Türkiye’nin stratejik alanlar çerçevesinde tanımlanmış birkaç sürdürülebilir inovasyon projesine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda bir örnek olarak bahsettiğim yeşil alüminyum gibi bir projenin altından tek başına bir laboratuvar ya da bir şirket kalkamaz. Ancak bir kuşak, bir yol örneğinde olduğu gibi çoklu bir katılım ortamı yaratılabilirse, bireysel çalışmalarla yıllar alacak gelişmelerin çok daha kısa bir sürede elde edilebileceğine inanıyorum.

Takip edin

Mühendishane’nin bu Pazar yazılarını bilgilendirici buluyor ve haberdar olmak istiyorsanız, aşağıdaki Takip Et kutucuğundan e-posta üyeliği yaptırabilirsiniz.