Mühendishane’nin bloğunda zaman zaman bazı kitap tavsiyelerine de yer vermeyi planlıyorum. İlk olarak tavsiye edeceğim kitap, bildiğim kadarıyla maalesef henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Türkçe eğitim kaynakları sunulan bir projede Türkçe’ye çevrilmemiş bir kitabın tavsiye edilmesi biraz tuhaf tabii ama benim özellikle yakından takip ettiğim bir isim olması ve bu kitabın Mühendishane takipçilerini de yakından ilgilendiriyor olması nedeniyle, önceliği Joi Ito ve Jeff Howe’un birlikte kaleme aldıkları Whiplash kitabına vermek istiyorum. Umarım yakın bir gelecekte bu kitabın Türkçe’ye çevrildiğini görebiliriz.

Öncelikle Joi Ito ile başlayalım. Takip edenler biliyordur: Joi Ito, MIT Media Lab‘ın direktörlüğünü 6 yıldır sürdüren bir isim olması yanında, içinde yaşadığımız dönemin ruhunu (bana kalırsa) en doğru şekilde tahlil edebilen kişilerden bir tanesi. Bu pozisyona gelmeden önce yürüttüğü dikkat çeken görevler arasında Creative Commons organizasyonunun yönetim kurulu başkanlığın yer aldığını belirtmekte de fayda var.

Kitap temel olarak, teknolojinin hızlı ilerleyişinin bir sonucu olarak, doğru bildiğimiz birçok şeyin nasıl bir değişim içinde olduğu üzerinde duruyor. Yazarlar, teknolojinin ve özellikle internetin hızlı bir şekilde dönüştürdüğü kurumlar, iş yapış biçimleri ve beklentiler içinde yol bulmak için kullandıkları prensipleri, 9 ana başlık altında özetliyorlar.

Aşağıda kısa kısa bu prensipleri özetlemeye çalışacağım ama bu prensipler hakkında daha derin değerlendirmeler için mutlaka kitabın aslını okumanızı tavsiye ederim.

1. Emergence over authority

Bu prensip temel olarak, artık belli uzman kişilerden ziyade, toplulukların ve karmaşık sistemlerin kollektif zekalarının önem kazandığı bir döneme girdiğimizi ifade ediyor. Örneğin Vikipedi örneği gibi: Hiçbir firmanın bugüne kadar üretemediği düzeyde kapsamlı bir ansiklopedi, Vikipedi projesi sayesinde, birçok insanın hiçbir ücret beklemeden harekete geçmesiyle ortaya çıktı. Buna ek olarak açık kaynak kod yazan gruplar, hacker ve maker hareketleri gibi eğilimler de dikkate alındığında, gelecekte (ve hatta bugün bile) bilginin ve gücün belli otoritelerin elinden çıkıp kompleks sistemlere doğru ilerlediğini göreceğiz gibi duruyor.

2. Pull over push

İtmekten ziyade çekmenin önem kazanması. Örneğin bir ürün satmak istiyorsunuz diyelim. Temel olarak yapmak istediğiniz şey, ürünlerinizle müşterilerinizi bir araya getirmek, değil mi? Bunu yapmanın geleneksel yolu, ürünlerinizi müşterilerinize doğru itmek: Reklamlarla taciz ederek, kampanyalarla, telefon mesajlarıyla, internet bannerlarıyla sizi umursamak istemeyen bir kitleye doğru kendi mesajınızı bıkmadan usanmadan ittirmek.

Bunun alternatifi ise çekmek: Ürünü müşterilere itmek yerine, müşterileri kendinize çekmek. Fakat bunu yapmanın basit bir kısa yolu, bir taktiği yok. Özellikle genç nesil sosyal medya üzerinde o kadar çok içerik tüketiyor ki, samimiyetsizce hazırlanmış art niyetli içerikleri anında fark edip, otomatik olarak göz ardı etme konusunda uzmanlaşmış durumdalar.

Reklamların artık görünmez hale geldiği bu yeni dünyada artık çekmek gerekiyor. Çekmenin birinci kuralı ise güven tesis etmek. Ticaret nihayet doğru bir eksene oturmaya başlıyor olabilir mi?

3. Compasses over maps

Haritalar yerine pusulalar. Harita bir alanın detaylı tarifini sunar. Her nereye gitmek istiyorsanız, tam olarak hangi yolları, sokakları geçmeniz gerektiğini bir haritaya bakarak bulabilirsiniz. Ama gün geçtikçe karmaşıklaşan ve değişen dinamik bir dünyada bir harita, ya da adım adım ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir kullanıcı kılavuzu bulmayı beklememelisiniz. Yazarlara göre artık ihtiyacınız olan şey bir harita değil, ne yöne gitmek istediğinizi size hatırlatacak ve yolunuzu kaybetmenizi engelleyecek bir pusula. (Ve doğaçalama becerisi – yani, aşağıdaki 6. madde.)

4. Risk over safety

Güvenlik yerine risk. Birçok alanda inovasyon artık otorite kurumların elinden çıkıp halka inmeye başladı. 3D yazıcılar, açık kaynaklı kodlar, elektronik bileşenlerin çok ucuz olması ve ardunio gibi sistemler sayesinde birkaç gencin evlerinin garajında kurdukları firmaların, devasa boyutlara ulaşabildiklerini görmek artık bizim için şaşırtıcı değil: Apple ve Google gibi. Yazarlara göre artık esas risk, sürekli olarak güvenli sularda yüzmeye çalışmak. Yeni bir şeyler denemeden, risk almadan ve başarısız olma ihtimalini göze almadan bir şeyler başarabilmek gittikçe zorlaşıyor.

5. Disobedinence over complience

Bu prensibin kilit noktası sorgulamak: Sadece size okulda öğretilenleri tekrar ederek Nobel ödülü kazanmayı bekleyebilir misiniz? Genel geçer kuralları sorgulamadan kabul etmek yerine, her şeyin sorgulandığı ve kuralların birçok alanda baştan yazıldığı bir dönemdeyiz. O nedenle gerek araştırmaların yapıldığı kurumları, gerek iş yapış biçimlerini, gerekse alıştığımız teknolojileri baştan ele alıp, her aşamasını sorgulamamız gerekiyor. Bu işi başarılı bir şekilde yapıyor gibi görünen Elon Musk’un da benzer görüşleri olduğunu hatırlamakta fayda var.

6. Practice over theory

Teori değil, pratik. Her şeyin daha da baş döndürücü bir hızda ilerleyeceği bir gelecekte kazanmanın yolu durup planlamaktan değil, karmaşa içinde doğaçlama hareket ederek yolu bulabilmekten geçiyor. Son yıllarda, özellikle start-up dünyasında başarısızlığın, aslında başarıya giden yolda ne kadar önemli bir adım olduğunun altının sıklıkla çizildiğini görüyoruz. Çünkü başarısız olmanız, bir şeyler yaptığınız, denediğiniz ve risk aldığınız anlamına geliyor. Bunların doğal sonucu olarak istediğiniz sonucu elde edemeseniz bile, birçok ders çıkarıp, bir şeyleri gerçekten öğrenmiş oluyorsunuz. İşin içine bir değişimin hızı girince, durup uzun uzun planlar yapmak yerine sahada olmak ve doğaçlama hareket edebilmek önem kazanmaya başlıyor.

7. Diversity over abilility

Bu prensip ise kişisel beceriden ziyade, çeşitli becerilerle donanmış kişilerden oluşan ekiplerin önem kazandığını ifade ediyor. Günümüz dünyasının karmaşası ve hızı içinde artık tek bir kişinin kendi marifetiyle bir şeyler başarabilmesi gerçekten zor. O nedenle şirketlerin ve kurumların bu çeşitlilik konusunda dikkat etmeye başlaması ve farklı becerilerle donanmış insanlardan oluşan ekipler kurmaya önem vermesi gerekiyor.

8. Resilience over strength

Güç değil, dayanıklılık. Artık şirketlerin ne kadar güçlü olduklarından ziyade, değişim ve başarısızlık karşısında ne kadar dayanıklı olabildikleri ve adaptasyon becerileri uzun vadede belirleyici oluyor. Değişime ayak uyduramayan şirketleri ise, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, pek parlak bir gelecek beklemiyor.

9. Systems over objects

Karmaşıklaşan dünyada artık interdisipliner, yani disiplinler arası olmak yetmiyor, omnidisipliner, yani her yöne, her disipline hareket edebilecek bir kabiliyet geliştirmek gerekiyor.

Bir örnek: Sürücüsüz arabaların, kalp nakli bekleyen hastalar açısından risk taşıdıklarını biliyor muydunuz? Çok alakasız iki konu gibi görünüyor, değil mi? Ama görünen o ki, kalp nakli için gerekli kalpler, çoğunlukla araba kazalarında hayatını kaybeden kişilerden geliyor. Sürücüsüz arabaların kaza riskini ciddi oranda azaltması beklendiği için, bu teknolojinin kalp nakli bekleyen hastaları zora sokacağı düşünülüyor. Bu kadar çok yönlü bir şekilde ele alınması gereken problemlere çözüm bulmak için artık interdisipliner kelimesinin yeterli olmayacağını bu örnek de açıkça ortaya koyuyor sanırım.

Yukarıda da söylediğim gibi Joi Ito’nun bu prensipleri ele alış biçimi, benim burada yapmaya çalıştığım özete kıyasla çok daha derin ve kapsamlı. O nedenle mutlaka vaktiniz olduğunda kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bu konu çerçevesinde biraz daha bilgi isteyenler, Joi Ito’nun aşağıdaki TED konuşmasına da göz atabilirler.

Not: Eğer altyazılar otomatik olarak çıkmıyorsa, videoyu Türkçe altyazılı olarak izlemek için sağ alttaki kutucuklardan altyazıları açabilirsiniz.

Yazar hakkında

Arda Çetin

Mühendishane içeriği Arda Çetin tarafından hazılanıyor. Ayrıntılı bilgi için bu bağlantıyı takip edebilirsiniz.